Türkiye’de adliyelerin girişinde, mahkeme salonlarında kürsünün hemen arkasında o meşhur ve sarsılmaz cümle yazar: “Adalet Mülkün Temelidir.” Buradaki “mülk” kelimesi sadece taşınmazları değil, devlet düzenini ve toplumsal yapıyı temsil eder. Ancak son yıllarda, bu temelden gelen çatırtı seslerini duymamak imkansız hale geldi. Bir hukukçu olarak gözlemim odur ki; bizler sadece yasaları değil, toplumun en büyük ortak paydası olan “adalet duygusunu” kaybediyoruz.
1. Hukuki Belirliliğin Kaybı
Adaletin ilk şartı öngörülebilirliktir. Bir vatandaş, bir eylemde bulunduğunda hukuk sisteminin buna nasıl bir tepki vereceğini bilmelidir. Ancak bugün, benzer dosyalarda verilen taban tabana zıt kararlar ve mevzuattaki aşırı dinamizm, “hukuki belirlilik” ilkesini zedeliyor. Kuralların kişiye, zamana veya sosyal medyadaki yankısına göre esnediği bir yerde, adalet yerini belirsizliğe bırakır.
2. “Sosyal Medya Mahkemeleri” ve Güven Erimesi
Vatandaşlar artık haklarını mahkeme salonlarında aramak yerine, seslerini Twitter’da (X) duyurmaya çalışıyor. Eğer bir haksızlığın giderilmesi için binlerce “retweet” gerekiyorsa, orada kurumsal adaletin işleyişinde ciddi bir sorun var demektir. Sosyal medya baskısıyla verilen tahliye veya tutuklama kararları, yargı bağımsızlığını zedelediği gibi, adaletin sadece “bağıranlara” mahsus olduğu algısını güçlendiriyor.
3. Cezasızlık Kültürü ve Mağduriyet
Toplumdaki adalet duygusunu yıkan en büyük etkenlerden biri de cezasızlık algısıdır. Suç işleyenin bir şekilde “yolunu bulup” sistemden sıyrıldığına dair yerleşik inanç, dürüst vatandaşı sistemin dışına itiyor. “Adalet geç de olsa tecelli eder” sözü, yerini “Adalet geciktikçe adaletsizliğe dönüşür” gerçeğine bırakıyor. Yıllar süren davalar, mağduru daha da mağdur ederken, faili ödüllendiren bir sürece dönüşebiliyor.
4. Liyakat ve Tarafsızlık
Hukuk, sadece kanun metinlerinden ibaret değildir; o kanunları uygulayan insan unsurudur. Yargı mensuplarının her türlü siyasi ve sosyal aidiyetten azade, sadece vicdanı ve kanunla karar vermesi bir lüks değil, zorunluluktur. Liyakatin geri plana itildiği her alan, adaletin kalbinde yeni bir yara açmaktadır.
Sonuç: Adaleti Yeniden İnşa Etmek
Adalet anlayışının kaybolması, sadece hukukçuların sorunu değildir; bu toplumsal bir varoluş krizidir. Bir ülkede adalet duygusu zedelendiğinde; ekonomi bozulur, toplumsal barış sarsılır ve en önemlisi geleceğe dair umutlar tükenir.
Bu enkazın altında kalmamak için hukukun üstünlüğünü her şeyin üzerinde tutmak zorundayız. Çünkü adalet, bir gün herkese lazım olacak tek sığınaktır.